Selamun aleykum 🙂
insan gerçekten garip bir varlık.
Saatlerce, günlerce hatta yıllarca aynı şeyi düşünüp durabiliyor: “O bana niye öyle dedi?”,
“Acaba bana ters mi baktı?”, “Beni yanlış mı anladılar?”
Sanki herkesin elinde görünmez bir not defteri var da durmadan bizi yazıyorlar…
Oysa çoğu insan kendi derdinden başını kaldıramıyor bile.
Biz ise onların kafasında yaşadığımızı zannederek kendi içimizi tüketiyoruz.
Kalp yoruluyor, zihin bulanıyor, huzur sessizce çekip gidiyor.
Ama insan yine de vazgeçemiyor; birine takılıyor, bir söze takılıyor, bir bakışa takılıyor…
Ama en doğru şeye takılmıyor, akkilim!
Peki hiç düşündün mü? Bu kadar “takma” isteği varken, neden en doğru şeye takılmıyoruz?
Madem takılacaksın kardeşim, bir ayete takıl. “Rabbim bana burada ne söylüyor?” diye takıl.
Bir hadise takıl, “Ben bu sözü hayatıma nasıl koyarım?” diye düşün.
Çünkü insan boş kalamıyor; mesele boş kalmamak değil, neyle dolu olduğun.
İlginç değil mi?
İnsan, üç beş kişinin sözünü saatlerce analiz eder ama Allah’ın kelamını birkaç dakikada geçer.
Başkalarının cümlelerine bu kadar değer verirken, kendi hayatını yaratan Rabbin sözlerine yüzeysel bakar.
Kur’an diyor ki: “Boş kaldığında hemen başka bir işe yönel ve yalnız Rabbine yönel.” Ama biz ne yapıyoruz?
Boş kalınca hemen telefona yöneliyoruz, insanlara yöneliyoruz, geçmişe yöneliyoruz…
Sonra da “Neden huzursuzum?” diye soruyoruz.
Belki de cevap çok açık ama işimize gelmiyor.
Sahabeleri düşünüyorsun, “Nasıl bu kadar huzurluydular?” diye.
Aslında cevap rahatsız edici derecede basit: Onlar insanların ne dediğini merkeze almadılar.
Biz ise tam tersini yapıyoruz.
Biri çıkıp en ağır sözleri söylediğinde bile dimdik duran bir iman…
Herkes inkâr ederken güven veren bir kalp…
Zor anda kaçmayan bir dostluk…
Öfkeyle yola çıkıp hidayetle dönen bir ruh…
İlimle derinleşen bir zihin…
Hepsinin ortak noktası neydi biliyor musun?
İnsanlar değil, Allah merkezli bir hayat.
Însan ise tam tersine, kendisine yaratan Rabbine araya sıkıştırıp insanları merkeze koydu.
Sonra da “Neden içim daralıyor?” diye şaşırıyoruz.
Garip değil mi?
Bir de “boşluk” meselesi var.
İnsan en çok boşken yoruluyor aslında.
Çünkü boşluk dediğin şey gerçekten boş kalmıyor; ya vesvese doluyor ya da gereksiz düşünceler.
Sen doldurmazsan, o seni dolduruyor.
Ama neyle dolduracağın sana kalmış.
İstersen şükürle doldurursun; az olanı çok görmeye başlarsın.
İstersen tefekkürle doldurursun; baktığın her şeyde anlam bulursun.
İstersen tevbe ile doldurursun; yüklerin hafifler.
Ama sen bunları bırakıp insanların sözleriyle doldurursan…
işte o zaman kalbin daralır.
Tabiyatta bak ne kadar ölçülü , o, bile senden daha dengeli aslında.
Ağaç yaprağını kaybedince panik yapmıyor. “Ben bittim” demiyor.
Sabrediyor.
Zamanı gelince yeniden yeşeriyor.
Biz ise küçük bir söz duyunca içimizde kıyamet koparıyoruz.
Belki de sorun, olaylarda değil; neye takıldığımızda.
Kafaya takmak kötü değil kardeşim.
Hatta insanı derinleştirir.
Ama yanlış şeye takarsan seni çürütür, doğru şeye takarsan seni büyütür.
Sen seçimini yapıyorsun her gün:
Birinin sözü mü, yoksa Rabbinin sözü mü?
İşin ironik tarafı şu: İnsanların sözleri değişir, unutulur, çarpıtılır…
Ama Allah’ın kelamı değişmez, eskimez, yormaz.
Buna rağmen biz geçici olana daha çok takılıyoruz.
Sonra da huzuru kalıcı olanda arıyoruz.
Belki de mesele çok basit: Sen neye odaklanırsan, ona dönüşürsün.
İnsanlara takılırsan kırılırsın.
Allah’a yönelirsen toparlanırsın.
Hayat kısa. Zihin dar.
Gönül hassas.
Hepsini geçici şeylerle doldurmak…
işte asıl kayıp bu.
Selam aleykum