Dağlarımız var… Öyle sıradan dağlar değil; yücelikleriyle, Rabbimizin kudretini fısıldayan sessiz ihtişamlarıyla.
Ama çocuk aklıyla hep başkalarının dağlarına özenirdik.
Filmlerdeki İsviçre’nin Alp’leri… Zenginler oraya gider, kayak yapardı.
Biz sadece hayal ederdik.:)
Kendi Uludağ’ımızı, Kaçkar’ımızı, Ağrı’mızı, Munzur’larımızı fark etmez, görmezden gelirdik.
Bilmiyordum bile kendi ülkemde böyle dağların varlığını.
Oysa Allah her millete kendi coğrafyasında birer güzellik bırakmıştır.
Bizim dağlarımız da Rabbimizin delillerindendir.
Oysa her biri, toprağın, rüzgârın ve gökyüzünün bize fısıldadığı sessiz birer hikaye…
Şimdi anlıyorum ki, kendi topraklarımızın zenginliğini keşfetmeden, ülkemizi tam olarak tanımış sayılmayız.
Nazilli’nin ufkunda yükselen Beydağ, sessizce geçmişten fısıldar gibi duruyor;
Geçen senelerde gitmistik o zaman gördüm.
Madran Dağları, Bozdoğan’ın kuzeydoğusunda yükselir.
Ve Aydın Dağları… şehrin kuzeyinde, gökyüzüne uzanan koca bir kucak gibi.
Her biri ayrı bir hikaye, ayrı bir zaman…
Ama biz çoğu zaman onları fark etmeden yaşamın içinde koşup geçiyoruz.
Bir dağın sessizliğinde, geçmişin, toprağın ve rüzgarın şarkısını duymak gerek.
Madran Dağı, doğunun sessiz bekçisi, gün ışığıyla altın gibi parlıyor;
Ve Aydın Dağları… şehrin kuzeyinde, gökyüzüne uzanan koca bir kucak gibi.
Türkiye’ye geldiğinizde sadece sahil kentlerini gezmekle yetinmeyin lütfen.
Alın çocuklarınızı, ailenizi; Anadolu’nun kalbine, köylerine, yaylalarına götürün.
Onlara sadece denizi ve plajı değil, dağlarımızın sessizliğini, ovalarımızın bereketini,
köylerimizin sıcak insanlarını da gösterin.
Bırakın kendi ülkemizin zenginliklerini keşfetsinler; toprağımızın, rüzgârımızın, tarihimizin kokusunu alsınlar.
İşte o an, gerçek Türkiye’yi tanıyacaklar; sadece fotoğraflardan değil, yüreklerinden hissedecekler.
Kendi değerini bilen Müslüman, başkasına düşman olmaz; kendine de yabancılaşmaz.
İmanını bağırarak değil, samimi bir duruşla taşır.
Ezanını severken başkasının inancinida saygı gösterir.
Belki de asıl hata şuydu: Özentiyi ilerleme sanmak.
Kendi olanı geri, başkasını modern zannettik.
Taklit ettik ama anlamadık.
Kendi hikâyemizi anlatmak yerine başkalarının hikâyelerinde figüran olduk.
Kendi değerini bilen insan, başkasına düşman olmaz.
Kendine de yabancı olmaz.
İnancını bağırarak değil, onurlu bir sessizlikle taşır.
Dağını överken başkasının dağını küçümsemez; ezanını severken başkasının çanına hakaret etmez.
Belki de asıl sorun, değerlerimizde değil, onlara bakmayı unutmamızdaydı.
Biz Müslümanlar…
En büyük hatayı sessizce yaptık.
Kimse fark etmedi; belki biz bile…
Kendi değerlerimizden yavaş yavaş uzaklaştık.
Sahip çıkmadık, savunmadık; sonra fark ettik ki,
küçümsemeyi akıllılık sanır olmuşuz.
Hatırlıyor musun, “Küçük Ev” dizisini…
Milletçe izlerdik,her cuma gunu idi sanirim.
Orada herkes kiliseye giderdi;
Bizde milletçe onlarla dizi ile beraber kiliseye giderdik her cuma
Dizide rahip sözünün kıymetini görürdü, fikri saygı görürdü.
Kimse onunla alay etmezdi.
Çünkü inanç, utanılacak bir şey değil, taşınan bir değerdir.
Sonra kendi filmlerimize baktık… İçimiz burkuldu.
Hocalarımız vardı ama saygı yoktu.
Onlarla dalga geçildi, “yobaz” dendi.
Alay aldı yerini; milletçe güldüler ama neye güldüklerini bilmeden…
Çocuğunuza Saban, Ramazan, Bayram ismi verir misiniz?
Oysa bu aylar bizim için ne kadar kıymetlidir.
Ramazan, sadece bir ay değildir; sabırdır, iftardır, dua ve umut vaktidir.
Bayram, sevinçtir, barıştır, kucaklaşmadır.
Ama komedi filmlerinde… komik birer isim hâline geldi.
Düşünmeden güldüler, neye güldüklerini anlamadan…
Asıl acı olan buydu: Kendi değerlerimizle eğlenmeyi ilericilik sandık.
Alkışlandı, sessiz kalındı.
Sonra yavaş yavaş kendi içimizden uzaklaştık.
Kimse zorla almadı bunu bizden; biz kendi elimizle verdik.
Bugün hâlâ kendi diniyle, kendi değerleriyle alay eden bir dil dolaşıyor.
Bunu ilericilik diye sunan, alaya mesafe koyanı geri kalmış ilan eden bir anlayış…
Sorun, bir toplumun kendi kutsalını küçümseyerek gülmesidir.
Kendi özüne alay eden bir toplum, kendi kimliğine ihanettir; sessiz ama derin bir çöküşün işaretidir.
İlerlemek, köklerinden utanmak hiç değildir.
Hiçbir toplum, kendisini küçülterek büyüyemez.
Belki bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yüksek ses değil; derin bir duruştur.
Çünkü bir toplum kendi değerlerine sessiz kalmayı alışkanlık hâline getirdiğinde, o sessizlik bir gün her şeyi yutar.
Ve geriye sadece bir soru kalır: Biz ne zaman kendi sesimizi yeniden duymaya cesaret edeceğiz?
Ve artık şu gerçeği söylemekten kaçamayız: Kendi değerini alaya açan bir toplum, başkasından asla saygı bekleyemez.
Allah’a ve kendi değerlerimize dönmek, sessiz ama derin bir duruştur.
Bu duruş, bizi yeniden diri kılacak ve kendi sesimizi duymamızı sağlayacaktır.
Selamun aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu.