Bir gün bir genç derviş, şeyhine gelmiş.
Demiş ki: “Efendim, ben herkese iyi davranıyorum ama bazı insanlar beni incitiyor.
Ne yapayım? Daha çok mu sabredeyim?”
Şeyh tebessüm etmiş. Onu bahçeye götürmüş.
Bahçede bir gül ve biraz ötede bir dikenli çalı varmış.
Demiş ki: “Evladım, gül güzel kokar diye çalının dibine dikersen ne olur?”
Genç cevap vermiş: “Gül zarar görür efendim.”
Şeyh başını sallamış: “İşte sen de gönlünü her toprağa dikmeye çalışma.”
Hayatın içinde insan çoğu zaman her yere uyum sağlayabileceğini zanneder.
“Ben alışırım”, “Ben idare ederim” der.
Oysa Allah insanı bir fıtrat üzere yaratmıştır.
Herkesin mizacı, dayanma gücü, sevme biçimi, tahammül sınırı farklıdır.
İnsan kendi yaratılışına uygun olmayan yerde uzun süre huzur bulamaz.
Bu onun eksikliği değil, yaratılışının işaretidir.
Nasıl ki bir çiçek kendi toprağında açar, başka bir zeminde solar;
insan da kendi hakikatine uygun ortamda yeşerir.
Hayatta bazı şeyler ne kadar uğraşılsa da olmaz.
İnsan emek verir, iyi niyet gösterir, sabreder; fakat sonuç değişmez.
İşte burada nasip ve kader gerçeği devreye girer.
Kul elinden geleni yapar, niyetini temiz tutar; fakat neticeyi belirleyen Allah’tır.
Olmayan her şey başarısızlık değildir.
Bazen olmaması, insanın korunmasıdır.
Israrla açılmayan kapılar, belki de ardında hayır olmayan kapılardır.
Îlişkiler de böyledir.
Temeli sağlam olmayan bir dostluk ya da birliktelik, aile üzerine ne inşa edilirse edilsin sağlıklı olmaz.
İnsan çoğu zaman suçu kendinde arar; “Ben nerede eksik yaptım?” diye düşünür.
Bazen mesele senin yetersizliğin değildir; mesele, üzerine bastığın zeminin çürük olmasıdır.
Çatlak bir temelin üstüne saray dikmeye kalkarsan, yıkılan duvarın hesabını ustaya değil, o çürük zemine sormak gerekir.
Bozuk sütten yoğurt tutmaz, peynir de olmaz.
Mayayı ne kadar güçlü çalarsan çal, sonuç değişmez.
Çünkü sorun mayada değil, sütün kendisindedir.
Süt bozuksa, emek ziyan olur.
İşte bazı insanlar da böyledir: İçleri çoktan ekşimiş, karakterleri küflenmiş, niyetleri kirlenmiştir.
Sen ne kadar sabırlı, anlayışlı, iyi niyetli olursan ol; bozulmuş bir yapıyı onaramazsın.
Her şeyi düzeltmek senin görevin değil.
Her çürüğü iyileştirmek zorunda değilsin.
Kendini paralamak, kendini suçlamak, “Ben nerede eksik yaptım?” diye didinmek…
Oysa eksik olan sen değil, karşı tarafın mayasıdır.
Ve sen, sütü bozuk olanla uğraşmak zorunda değilsin.
Emek israfını fedakârlık sanma.
Kendini tüketmeyi erdem diye yutturma kendine.
Bazı insanlarla mücadele edilmez; mesafe konur.
Çünkü bozulmuş olanı düzeltmeye çalışmak, insanın önce kendi içini ekşitir.
Bu gerçeği kabul etmek insana ağır gelir ama özgürleştirir.
Gereksiz suçluluk duygusundan kurtarır.
Yıpratıcı ısrarlardan, sonuç vermeyecek çabalardan azat eder.
Çünkü bazı kapılar zorlandıkça açılmaz; sadece elini kanatır.
Ve insan en çok şunu öğrenince güçlenir:
Her şey düzelmez. Herkes değişmez.
Bazı şeyler en başından bozuktur — ve sen, bozuk olanı düzeltmekle yükümlü değilsin.
Bu gerçeği kabul etmek, insanı hem gereksiz suçluluk duygusundan hem de yıpratıcı ısrardan kurtarır.
Dinimiz, sabrı öğütler; fakat zilleti değil.
Merhameti emreder; fakat kendini ezdirmeyi değil.
Mümin vakar sahibidir.
Her söze cevap vermek, her saygısızlığa karşılık yetiştirmek zorunda değildir.
En doğru tavır bazen mesafe koymaktır.
Bu kibir değil, kalbi muhafaza etmektir.
Aynı yerden tekrar tekrar incinmemek için tedbir almak hikmettir.
Kalabalık her zaman huzur getirmez.
İnsan bazen az kişiyle ama samimi bir çevrede daha güvende ve daha sakin olur.
Herkesle aynı yakınlığı kurmak zorunda değildir.
Seçici olmak, insanları sevmemek anlamına gelmez; aksine, değeri korumaktır.
Hayatın temel ölçüsü basittir: Sana saygı gösterene karşılığını ver, saygısızlığa ise mesafe koy.
Olmayanı zorlayıp kendini tüketme.
İnsan bunu idrak ettiğinde hayat sadeleşir.
Daha az yorulur, daha net görür, daha huzurlu yaşar.
Çünkü artık herkesle değil, hak ettiği yerde ve hak edenlerle yürümeyi öğrenmiştir.
Selamun aleykum