Eşim karşımda siyah kalemle resim çiziyordu.
Çizmek demek belki de yetersiz kalır; adeta döktürüyordu.
Çizgiler onun elinde renk buluyor, boşluklar anlam kazanıyordu.
Bir süre izledikten sonra bana boş bir sayfa uzattı.
“Al, sen de çiz bir şeyler. Belki seversin,” dedi.
Kalemi elime aldım.
Önce dağlar çizmek istedim.
Eteklerine küçük bir ev konduracaktım ama ev dediğim şey, bir kulübeye dönüştü.
Önüne iki sedir ağacı ve bir kavak eklemek istedim.
Fakat ne sedir ağacı sedire benzedi ne de kavak ağacı kavak oldu.
Dağların arkasından batan bir güneş hayal ettim; önüne bulutlar çizeyim derken ortaya
kocaman, besili bir kuşa benzeyen şekiller çıktı.
O an anladım… Yazmak kadar kolay değildi resim yapmak.
Sayfayı bir kenara bıraktım.
İçimde bir isteksizlik, bir ağırlık vardı.
Sonra tekrar yaptigim resmi aldim elime kalemle başladım karalamaya.
Karaladım, karaladım, karaladım…
Alttaki hiçbir şekil çizdiklerim görünmeyene kadar.
Sayfa anlamsız çizgilerle doldu.
Ama garip bir şekilde, o karalama bana bazen övülen, ödüller alan, değeri milyonları
bulan ama benim hiçbir şey hissedemediğim resim tablolarını hatırlattı.
İçimden gelmedi resim yapmak.
Daha doğrusu, zihnim doluydu.
O an fark ettim ki dünyada sadece diller değil, duygular da ortaktır.
Ağlamak, gülmek, sarılmak…Mesala
Doğum ve ölüm… Bir annenin doğum anındaki hissi, dünyanın neresinde olursa olsun aynıdır her anne için .
Aynı sancı, aynı sevinç , aynı hüzün,
Aglamak mesala her dilde aynidir, gülmek gibi
Bir çocuk, hangi milletten olursa olsun korktuğunda annesine sarılır direk.
Hatta kendisine kızan, tokat atan ,canını yakan annesine sarılır direk.…
Çünkü bazı duyguların dili yoktur.
Bugünlerde bireysel değil, sanki toplumsal bir sınavdan geçiyoruz.
Hangi milletten, hangi dinden olursak olalım, dünyanın dört bir yanında insanlar aynı duyguları taşıyor.
Aynı korkular, aynı özlemler, hatta ve hatta aynı pişmanlıklar…
Evet, pişmanlıklar…
“Keşke” ile başlayan cümleler zihnimizde dolaşmaya başladığında, aslında hiçbir şey için tamamen geç değildir.
Ama bazen… ölüm gibi geri dönüşü olmayan bir gerçekle karşılaştığımızda, o “keşke”
kelimesi insanın içinde ağır bir yük olarak kalır.
Keşke onunla daha fazla vakit geçirseydim…
Keşke bir kez daha arayıp halini sorsaydım…
Keşke o sözleri söylemeseydim…
Keşke kalbini kırmasaydım…
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim…
Öfke geçtikten sonra içimize batan o sızı, aslında pişmanlığın en saf halidir.
Kaybettikten sonra değerini anladığımız insanlar, içimizde susmayan bir “keşke”ye dönüşür.
Hayatın içinde yaşadığımız birçok duygu, zamanı gelmeden anlaşılmaz.
Söylenmemiş sözler, ertelenmiş sevgiler, yapılmamış iyilikler…
Hepsi bir gün insanın karşısına çıkar.
Ama yine de her pişmanlık insana bir şey öğretir.
Her eksiklik bir farkındalık kazandırır.
Her “keşke” insanı biraz daha büyütür.
Belki de olgunlaşmak, tam olarak budur…
Selam ve dua ile…
Not: Bu yazı, Kovid döneminin insan ruhunda bıraktığı izlerle kaleme alınmış, geçmişten bugüne ulaşan bir hatıradır. sevgiler 🙂